İlahî Çizgi: İnsanlığın Ezelî ve Ebedî Serüveni

Hz. Âdem'le başlayan insanlık serüveni, İlahî olanla nefsanî olan arasında gelgitler tarihi olarak şekillendi. Bir tarafta Hz. Âdem'in rehberliğinde hayat bulan İlahî öğretiler beri tarafta Şeytan’ın emir ve tavsiye ettiği nefse hoş gelen sapkınlığa davetiye çıkaran Şeytanî öğretiler... Canını feda etse de sırat-ı müstakimden ayrılmayan Habil'in yolu ve yaşam felsefesi ile kardeş katili olmayı göze alan, nefs-i emmarenin emrine zebun Kabil'in yolu ve yaşam felsefesi... Bir tarafta elest bezminde Rabbimiz Allah’tır ahdi fermanına sadakat diğer tarafta cin ve insandan Şeytan’ın ayartıp emrine amade kıldığı ordusunun ahde ihaneti... İnsanlık tarihi, Hz. Âdem'in temsil ettiği İlahî çizgi ile Şeytan’ın temsil ettiği nefsanî çizgi arasında gelgitler yaşayarak asırlar devirdi. Bu gelgitler, sadece bireylerin iç dünyasında kalmadı; kavimlerin, medeniyetlerin ve koca bir insanlık hafızasının ana ekseni haline geldi. Kaç kış kaç bahar geçti bilinmez ama temel yazgı hep iki güç arasında gelgitlerle şekillendi. 

Allah insanı hiçbir şekilde yalnız bırakmadı. İnsanlar arasından seçip vahiyle desteklediği sayısız elçi ile yolunu hep aydınlattı. Bir elçinin getirdiği hakikat, nefsin ve hakikat düşmanlarının (hakikati örten odakların) eliyle tahrif edildiği her seferinde yeni bir elçi ile güncelleyerek öğretilerini yeniden inzal buyurdu. Gelen her yeni elçi bir önceki elçinin ayak izinde yürürken tahrif edilmiş önceki öğretilerin geçersiz olduğunu da ilan etmiştir. Hz. Musa'nın tebliğ edip kendinden sonraki elçilerin güncelleyerek çağlarına taşıdıkları Tevrat'ın hükmü Hz. İsa ile son bulmuş, Hz. İsa'nın tebliğ ettiği hükümler de Hz. Muhammed (a.s) ile ebediyete kadar ilga edilmiştir. Kur'an, son İlahî öğreti olarak Hz. Âdem'den Hz. Muhammed'e kadar gönderilmiş tüm İlahî öğretilerin tekâmül etmiş, kıyamete kadar bozulmayacak ve insanlık yürüyüşünü şekillendirecek son İlahî hitaptır. Miladi 610 yılında inzal olan bu hitap, o gün İncil, Tevrat ve diğer kitapların hükmünü kaldırmıştır. Zira İlahî amacı gerçekleştirme kabiliyetlerini kaybetmiş, muharref bilgiler yığınına dönüşmüş bu öğretilerin sadra şifa olma imkân ve kabiliyetleri devre dışı kalmıştır. 

Ancak son çağrının evrensel ilanına rağmen, eski öğretilerin mirasını siyasi ve dogmatik bir güç unsuruna dönüştüren Yahudi ve Hristiyan dünyasının elitleri, Allah'ın bu son iradesine teslim olmak yerine Allah’ın emrine amade olmaktan içtinap edip Şeytan’ın emrinde hareket etmeyi yeğlediler. Hidayeti, dalalet ile değiştirip sapkınlığı tercih ettiler. İlahî olandan o kadar uzak düştüler ki iktidar oldukları coğrafyalarda insanlığa adeta cehennemi yaşattılar. Kilise duvarları arkasına sıkışan dogmalar, engizisyon mahkemeleri ve aklı zincirleyen dinî despotizm, kitlelerin ruhunda patlamaya hazır birer barut fıçısı haline geldi.

18. yüzyıl, bu cehennemin alazları arasından sıyrılan düşünürlerin intikam alma kalkışmasına sahne oldu. Bu muharref ve sahte öğretilere karşı örgütlenen kitleler, Tanrı'ya ve İlahî olana karşı savaşım vermeye başladılar. Seküler, pozitivist, hazcı bir algıyla nefsanî olanı önceleyip İlahî olana savaş açıp dünyayı onulmaz hasarlara mahkûm ettiler. İlahî aşkı ve aşkın olanı hayatın dışına iten modern insan, kendi nefsini ilahlaştırdıkça yeryüzünü bir pazar, insanı ise bir meta olarak görmeye başladı. Bu kutsalsızlaşma, nihayetinde iki büyük dünya savaşı ve onlarca bölge savaşı ile sonuçlanan dünya paylaşım kavgası neticesinde milyonlarca insan öldürülüp imkânlar heder edildi. Gelinen noktada hala devam eden zulüm saltanatının dünyaya gün yüzü göstermemekte ısrar etmesi de bu çıkışların neticesidir. 

Ancak insanlık için bu karanlık gidişat bir nihayet değil, fıtratın sesine kulak tıkamanın getirdiği geçici bir körleşmedir. Yeryüzünün ve insan ruhunun içine düştüğü bu onulmaz bunalımdan yegâne çıkış yolu; insanı bir meta, dünyayı ise bir pazar gören seküler ve nefsanî zincirleri kırıp, unutturulan İlahî asıllara yeniden rücu etmektir. Kıyamete kadar tazeliğini ve muhafazasını koruyacak olan son İlahî hitap, modern insanın kaybettiği pusulayı, sadra şifa olacak hakikati ve unuttuğu o kutlu ahdi yeniden hatırlatmak üzere her an canlı ve her an rehber olarak önümüzde durmaktadır. Dünya, nefs-i emmarenin karanlığında boğulan Kabil’lerin değil; canı pahasına da olsa İlahî aşkın ve adaletin safında duran Habil’lerin omuzlarında yeniden neşvünema bulacaktır. İnsanlığın bu çetin serüveninde kurtuluş; kutsalı dışlayan sahte parıldamalarda değil, elest bezmindeki o ezelî sadakate yeniden sarılarak İlahî olanın aydınlığında yürümekte ve yeryüzünü yeniden adalet, merhamet ve vahyin nuruyla imar etmektedir. 

Nihayetinde, küresel ölçekte bir uyanışa ve dünyaya yeniden umut olmaya giden yol; her şeyden önce Müslümanların bu İlahî ruhu ve şuuru kuşanmalarından geçmektedir. 

Yorumlar

  1. Selamın aleyküm Hanifi abi ;emeğine sağlık güzel bir çalışma olmuş, Allah razı olsun.
    Mahmut Açıkgöz

    YanıtlaSil

Yorum Gönder