20. yüzyıla kadar böyle devam eden kural, işin aslına bakarsanız 20. yüzyıl ve sonrası için de geçerli bir kuraldır, ancak Hristiyan-Yahudi ortak aklının inşa ettiği liderliğini Amerika-İngiltere ekseninde yürüyen batı blokunun inşa ettiği siyasal sistem ve oluşturduğu kurumlarda halkları devre dışı bırakıp mutlu bir azınlığı tatmin için bu kural, bir illizyon ile böyle değilmiş havasına büründürüldü. Özellikle de II. Dünya Savaşı sonrası kurulan BM, NATO, IMF vb. kurumları barındıran sistemde belirleyici olan güç değil, uluslararası hukuk, insan hakları, demokrasi, halkların egemenliği, ulusal bağımsızlık vb. masalımsı, süslü, parlak ve şaşalı ama içi boş avuntularla sistem tahkim edildi. Kazanımlar, sus payı olarak batılı halklara kısmen aktarılıp kahir ekseriyetin işlevsiz kalması için dünya halkları, sistemin banileri tarafından derin bir uyku moduna alındı. Gelinen noktada dünya halkları damardan enjekte edilen ve tüm bünyeyi uyuşturan demokrasi vb. sakızlarla derin uyku modunda sisteme entegre edilmiş oldu. İşin ilginci tüm yeraltı ve yerüstü zenginlikleri sömürüldüğü halde bu sakızlar çiğnenmeye devam ediliyor. Hem de bile isteye, gönüllü olarak ve medeni, çağdaş, gelişmişlik sanısıyla! "Güçlü olan yapabildiğini yapar, zayıf olan ise çekmesi gerekeni çeker." paradigması neticesinde dünyada egemen kılınan güçlünün daha güçlü zayıfın canı cehenneme temelinde şekillenen sisteme ve dayattığı düşünce ve yaşam biçimine itiraz edenler barbar, geri, yoz, canavar, haydut vb. suçlamalarla yaftalanıp etkisiz kılınmaktadır. Yapılan tüm kötülükler ilericilik, çağdaşlık ve medenilik maskesinin ardına saklanılarak yapılmakta, neticede öldürücü etkisi çok güçlü zehirler şeker diye dayatılmaktadır. Hem de sistemin gönüllü köleleri olan sömürülen ülkenin insanları tarafından yüksünmeden iftiharla yapılmaktadır.
Batı siyaset felsefesinin inşa ettiği ve evrensel değerler diye yutturduğu uluslararası hukuk normları, demokrasi, insan hakları beyannameleri, ulusal bağımsızlık, halkların iradesi, özgürlük vb. masalların içinin boş olduğu, efendinin (Yahudi-Hristiyan aklı) emrine amade olunmadığı takdirde koskoca bir hiç olduğu bu dönemi yaşayanlarca defaten test edilmiştir. Mesela 1980'lerin sonlarında Cezayir'de egemen olan diktatörlük rejiminin temsil gücü FLN-Ulusal Kurtuluş Cephesi'nin dayanılmaz politikalarına, sebep olduğu ekonomik ve siyasal krize tek parti yönetimine karşı yükselen nefret duygusu da eklenince işler içinden çıkılmaz bir hal aldı. Çaldıkları minare çuvala sığmayınca kılıf arayışına giren sistem banileri, krizi aşmak için çok partili sisteme yani demokrasiye geçmeyi çözüm olarak ilan ettiler. Batılı değer yargıları (!) zaviyesinden bakıldığında bu durum batılılar için büyük bir zafer olmalıydı. Zira bağımsızlık sonrası tesis edilen tek partili dikta rejimi çökmüş, demokrasiye yani çok partili sisteme geçilmişti. Gelin görün ki 1991 yılında yapılan ilk genel seçimlerde batı bloku, tepkisini putunu yiyerek koydu. Abbas Medeni'nin liderliğindeki İslami Selamet Cephesi (FIS) ezici çoğunlukla seçimleri kazanınca ve seçimlerin ikinci turunda anayasayı değiştirecek güce ulaşacağı ön görülünce ülkeyi iç savaşa götürme pahasına batı bloku destekli ordu, seçimleri iptal etti. Batı (ABD- Avrupa) blok olarak darbe yapan ordunun yanında saf tuttu. Cezayir 10 yıl sürecek ve 200 bin insanın öldürüleceği bir iç savaşa tutuştu. Sözüm ona insanlığın geldiği en ileri seviye olan demokrasi(!)yi gelişmemiş, üçüncü dünya dedikleri halklar için lüks gördüler.
Batının, zorbalamaları seyre dalışı Cezayir seçimlerinden önce de sonra da devam edecekti. Cezayir'deki seçimlerden iki yıl önce Tunus'ta yapılan seçimlerde siyasi yarışa Raşid el-Gannuşi liderliğinde giren Nahda Hareketi, %12-13 gibi bir sonuç alınca Zeynel Abidin bin Ali, dünyanın gözleri önünde Nahda'ya operasyon çekti. Binlerce parti üyesini hapseden ve parti üst yönetiminin tamamını ya tutuklayan ya da sınır dışı eden Zeynel Abidin, malum blok tarafından adeta taltif edildi. Haksız ve hukuksuz tasarruflara hiçbir yaptırım uygulamayan batı bloku, üstüne üstlük Tunus despotunu destekledi. Yıllarca devam eden sürgün hayatının akabinde Arap baharı sonrası ülkesine dönen ve gerçekleştirilen 2011 seçimlerinde %40 oy oranıyla kurucu meclisi oluşturan Raşid el-Gannuşi ve hareketi Nahda'ya operasyon çekerek iktidardan uzaklaştıran ve Gannuşi'yi hapseden laik zorbalara da destek olmaktan geri durmadı. Aynı batı bloku Mısır'ın demokratik seçimlerle iş başına gelen ve yapılan serbest seçimlerin ikinci turunda %52 oy oranıyla ülkenin ilk sivil cumhurbaşkanı seçilen Mursi’yi askeri darbeyle görevden uzaklaştıran, meydanlarda iradelerine sahip çıkmak için toplanan binlerce Mısırlıyı kurşunlatıp on binlercesini hapsettiren, Hürriyet ve Adalet Partisi'nin ve İhvan'ın lider kadrosunu hapis ve idam ile pasifize eden Sisi'yi de desteklemedi mi? Peki ya Filistin'de 25 Ocak 2006 tarihinde yapılan Filistin Yasama Konseyi seçimlerine "Değişim ve Reform Listesi" adıyla katılan ve oyların %44'ünü alıp 132 sandalyeli mecliste 74 sandalye kazanan Hamas'a yapılanları nereye koyacağız? Yapılan seçimlere hilenin karışmadığını aralarında eski ABD Başkanı Jimmy Carter'ın da bulunduğu uluslararası gözlemciler bizzat "özgür ve adil bir seçim oldu!" beyanlarıyla tescil ederek ilan etmişlerdi. Buna rağmen seçimden sonra İsmail Haniye başbakanlığında kurulan hükümet; ABD, Avrupa Birliği ve İsrail blokunca boykota uğramaktan kurtulmadı. Rakibi el-Fetih oyların %41'ini alıp sadece 45 sandalye kazandığı halde yönetimi kukla lider Mahmud Abbas'a vermeye yeltenmediler mi? Filistinlilerin iradesini kimsenin ipotek altına alamayacağını söyleyen HAMAS ile el-Fetih arasında çıkan ama kısa süren çatışmalardan sonra HAMAS, güçlü olduğu Gazze'de hükümetini ilan etse de halkın hür iradesine rağmen HAMAS iktidarı Gazze ile sınırlı kalacak, Ramallah'ta kukla Filistin yönetimi at oynatmaya devam edecekti. Seçimlerde başardığı halde sırf İsrail'in hukuksuzluğunu, mütemadiyen icra ettiği işgalleri ve hak gasplarını kabul etmediği için yani batı değer (!) yargılarınca ulusal bağımsızlığını koruduğu, insan haklarını müdafaa ettiği, halkının özgür iradesine sahip çıktığı için HAMAS, yok edilmesi icap eden bir terör örgütü olarak ilan edilip kendisiyle savaşılma yoluna gidildi. 7 Ekim 2023 Aksa Tufanı'yla birlikte de halkıyla birlikte büyük bir soykırıma maruz bırakıldı. Gazze yerle yeksan edilip yaklaşık 600 bin insan kadın, çocuk, yaşlı, genç denmeden bombalarla, zehirli gazlarla medeni (!) dünyanın gözleri önünde yok edildi. Bu arada ne İran'ın ne Lübnan'ın ne de Yemen'in ulusal bağımsızlığı ve egemenliği hesaba katılmaksızın bu ülkelere saldırılıp ciddi tahribatlara ve ölümlere kapı aralandı. Medeni (!) dünya tüm bunları sadece seyretmedi, İsrail'in bu saldırılarına milyar dolarlar ve bilabedel büyük oranlarda silah göndererek destek oldu.
Afganistan, Irak, Somali, Libya, Suriye, Doğu Türkistan, Ukrayna, Ruan'da ve daha birçok coğrafyada halkın iradesine bakılmaksızın uygulanan despotik, terörist, gaspçı zorbalamaların sonuncusu Venezuela'da sergilendi. Tramp liderliğindeki ABD, ulusal bağımsızlık, insan hakları, uluslararası hukuk vb. değerlerini (!) elinin tersiyle itip Maduro'yu ve eşini narko-terör bahanesi ile derdest edip resmen Venezuela'ya çöktüğünü ilan etti. Başarıp başaramayacağını önümüzdeki süreç gösterecek. Ancak ülkenin seçilmiş liderini ve eşini kaçırıp yargılamak için Amerika'ya götürdü. Kimse bir şey diyebildi mi dese dahi halihazırdaki haydutluğu meşru gören bu sistemde neyi engelleyebildi ya da engelleyebilir? "Ben yaptım oldu!" mantığıyla hareket eden "Güçlü olan yapabildiğini yapar, zayıf olan ise çekmesi gerekeni çeker." paradigmasını politika ilan eden BM'nin daimi beş üyesi ve hepsinin ipini elinde tutan Siyonist sermayenin temsilcisi İsrail'in yaptıklarına hangi uluslararası kurum dur diyebildi bugüne kadar? Afganistan, Suriye ve Irak'ta ABD'ye, Ukrayna ve Suriye'de Rusya'ya, Filistin, Lübnan, Yemen, Suriye ve İran'da İsrail'e, Doğu Türkistan ve Tayvan'da Çin'e, Afrika'da Fransa ve İngiltere'ye kim bir şey diyebildi ki Venezuela'da yaptığı haydutluğa karşın Amerika'ya bir şey diyebilsin!
Çözüm yeni bir dünyayla elbet mümkün! Kim bilir belki de aydınlık yarınlar pek yakındır. "Eleyses-subhu bikarîb?/ Sabah yakın değil mi?" (Hud, 81)
Yorumlar
Yorum Gönder