Mücadelesini Kanıyla Mühürleyen Yiğit; Seyyid Kutub

 

Sağlam inanç, istikamet üzere bir duruş ve değer merkezli bir yaşamdan bahsederken hayatını bu minvalde yaşayan, zalimlerin baskı ve sindirme politikalarına karşı sabır ve sebat gösteren, istikamet üzere hareket etmekten bir an olsun geri durmayıp yaşamını ölümlerin en şereflisi olan şehadet ile hitama erdiren Seyyid Kutub’u anmamak olmaz. 

Mısır ufuklarında parlayan ilim güneşi… Entelektüel birikimiyle, sosyal ve siyasi olaylara getirdiği bakış açısı ve değerlendirmeleriyle göz dolduran, edip, şair aynı zamanda düşünce ve eylem adamı… Göğsünü gere gere haksızlığa karşı duran, haksızlığın kaynağı kim olursa olsun sözünü söyleyen, şeytanlara prim vermeyen, hakkın ve hakikatin sözcüsü bir dava adamı… Eylemini ve söylemini asırlar ötesine taşıyacak olan şahitliğini şehitlikle sertaç kılan, kalemini susturamasınlar diye kanını kalemine mürekkep yapan bir kutup yıldızı… O, kelimenin tam anlamıyla hem Seyyid hem de Kutub…

Mısır’ın kültür, edebiyat, ilim ve fikir alanında parlayan yıldızı olma yolunda emin adımlarla yol alırken çalıştığı kurum tarafından eğitim araştırmaları yapmakla görevlendirilen bir heyetle Kasım 1948’de Amerika’ya gönderildi. Amerika yaşam tarzı hakkında gözlemlerde bulunan Seyyid Kutup özelde Amerika toplumu genelde Batı medeniyet havzası ile ilgili derin okumalar yaparak düşünce ufkunu zenginleştirdi. Hasan el-Benna, 12 Şubat 1949’da İngilizlerin yerli işbirlikçileri tarafından şehit edildiğinde Seyyid Kutub Amerika’daydı. Mısır’da bir dava adamı, bir aktivist, bir eğitimci, bir ilim adamı suikasta uğramıştı ancak bu vahim olay Amerika’da bayram havasında kutlanmıştı. Şahit olduğu bu olay, onun dünyasını alabora etti. O güne kadar ilmek ilmek ördüğü dünyası, adeta 9 şiddetinde bir depremle sarsıldı.

Hazırlıklarını bitirir bitirmez Ağustos 1950’de Mısır’a dönen Seyyid Kutub’un ilk işi ülkesinde yaşananları gündemine almak oldu. Başta Hasan el-Benna ve İhvanı Müslimin olmak üzere birçok hususu araştırıp soruşturdu. Seyyid Kutub’un İslami düşünceye yönelmesi 1939 yılı itibariyle gerçekleşmişti. Bu bağlamda toplumun ıslahının ve Müslümanların bu yönde çalışmasının Kur'an'ın emri olduğunu savunduğu, Mısır'ın o dönemki toplumsal yapısını ve geçirmekte olduğu dejenerasyonu eleştirdiği ve İslami düşünceye girişini temsil eden “Konum Dersleri” isimli makalesini 1946 yılında henüz Amerika’ya gitmeden yayımlamıştı. Amerika’da bulunduğu dönemde de “İslam’da Sosyal Adalet” kitabı yayınlanmıştı. Ancak Amerika dönüşü araştırmalarını derinleştirdikçe duydukları ve okudukları karşısında düşünce dünyası alt üst oldu.

Hasan el-Benna’nın şehadetinden sonra yaptığı muhasebe neticesinde hayata farklı zaviyelerden bakmayı deneyen Seyyid Kutub, 1939 yılında tanışıp kenarında dolaştığı İslam düşüncesinin tam merkezine konumlanmak için gün sayıyordu. Bu arada şehadetin diriltici atmosferinde üzerindeki ölgün toprakları savurduğunu fark eden Seyyid Kutub, Şubat 1953’te Maarif Bakanlığı’ndaki görevinden istifa ederek İhvan-ı Müslimin teşkilatına katıldı. Hayata bakış açısı değişen, yaşananları önceki hayatından farklı değerlendirmeye başlayan Seyyid Kutub, bu tarihten şehit edildiği 1966 yılına kadar geçen zaman diliminde kelimeyi tevhidin gönüllerde ve toplumsal zeminde söz sahibi olması için mücadelesinin etki alanını ve dozunu arttırdı. İhvan saflarındaki mücadelesi 14 yıl gibi kısa denecek bir zaman dilimini kapsamasına rağmen asırlara sığacak çalışmalara imza atmasını başardı.

Düşünen ve düşündüklerini hayata taşımaya gayret gösteren Seyyid Kutub için sıkıntılı günlerin başlaması fazla gecikmedi. Düşünceye düşünce ile karşılık vermede aciz kalan odaklar, tarihin her döneminde olduğu gibi Mısır’da da imha yolunu seçtiler. İhvan saflarına katılmasının üzerinde henüz iki yıl geçmişti. Cemal Abdunnasır'a düzenlenen 1954 tarihli suikast girişimi nedeni ile birçok Müslüman Kardeşler üyesi gibi Seyyid Kutub da tutuklanıp 15 yıl ağır hapis cezasına çarptırıldı. 

10 yıllık hapis yattıktan sonra 1964 yılında serbest bırakılan Seyyid Kutub, hapishanedeyken dünya İslami Hareketleri için temel kaynaklık edecek iki şaheser kaleme aldı: Fizilalil Kur’an ve Yoldaki İşaretler… 

Bir yıl gibi dışarda kalan Seyyid Kutub, 1965 yılında Yoldaki İşaretler kitabı bahane edilerek ilk tutuklamada olduğu gibi uydurma ve tamamen düzmece suçlamalarla tekrar tutuklanıp hapsedildi. Hapsedildi ama etkisini kıramadıkları, düşünceleriyle baş edemedikleri ümmetin ufkunu aydınlatan bu kutup yıldızını bertaraf etmek için idamla yargılayıp vakit geçirmeden kararı onadılar.

Alelacele ve tamamen mesnetsiz ve hukuksuz verilen idam kararı, tüm dünyada büyük tepkilere neden oldu. Pakistan başta olmak üzere İngiltere, Lübnan, Ürdün, Sudan ve Irak gibi ülkelerde birçok dini otorite ve grup kararı protesto edip kitlesel yürüyüşler yaptılar. Bir kısım Arap lider de devreye girdi.

Tepkileri ve talepleri değerlendiren Abdunnasır’ın bürokratları, idam kararından bir şartla vazgeçebileceklerini bildirdiler: Seyyid Kutub, Cemal Abdunnasır’dan özür dileyecek, söylemlerinden, eylemlerinden ve yazıp çizdiklerinden beri olduğunu ilan edecek, Mısır dışında bir ülkede ikamet etmeyi kabul edecekti… Yani inandığın değerlerden ve uğruna çabaladığın inancından vazgeç, nokta kadar bir menfaat için virgül olup dünya hayatına razı ol diye teklif edeceklerdi.

Kime diyeceklerdi bunları? 

Mısır bürokrasisinin tepelerine kadar çıkabilecek imkân ve donanıma sahipken İslami yaşamın egemenliği için ikbal devşirmekten vazgeçip mücadeleyi önceleyen ve bu yolda Fizilalil Kur’an ve Yoldaki İşaretler gibi iki şaheser kaleme alan bir dava erine teklif edeceklerdi. Teklif ettikleri hususlara sahipken onları elinin tersiyle itip teslimiyet ve adanmışlık ruhuyla bu yola giren bir insanın ölüm korkusundan kendini azade ettiğini bilmiyorlardı.

Yapılan teklifler, idam için gün sayan Seyyid Kutub’a kız kardeşi Hamide Kutub aracılığıyla iletildi. Kız kardeşi ağabeyinin idam edilmesini istemiyor, göstermelik de olsa istenen şartları kabul edip gereğini yapmasını arzuluyordu. Ölümü öldüren, ölümsüzlük şerbetini içerek yeryüzünde yıldızlaşacak olan Seyyid Kutub yapılan tekliflere: "Eğer idamı hak etmiş olarak hakkın emri ile ipe çekiliyorsam buna itiraz etmek haksızlıktır. Eğer batılın zulmüne kurban gidiyorsam batıldan merhamet dileyecek kadar alçalamam! Namazda Allah'ın birliğine şehadet eden parmağım, bir tağutun hükmünü asla onaylamayacaktır!” diye karşılık verip inandığı değerler uğrunda şehadete yürümeyi seçti.

İdamını beklerken kendisini ziyarete gelenlere: "Üzülmeyin, rüyamda Resulullah’ı gördüm, beyaz bir at üzerindeydi. Bana şöyle diyordu: “Sen üzerine düşeni yaptın, şehitlik sana kutlu olsun.” diyerek ihlâs, samimiyet ve Allah'a olan teslimiyetini ifade eden Seyyid Kutub 29 Ağustos 1966 yılında idam edilerek şehit edildi.

Hz. Adem’le başlayıp Hz. Muhammed (a.s) ile zirveye ulaşan ve günümüze kadar devam eden süreçte çabalayıp gayret eden dava sahiplerinin tamamı, vahyin rehberliğinde adım adım yol alırken dünya hayatının basit geçimliklerine tenezzül etmediler. Çünkü hiçbir konjektör ve kazanım ilke ve değerlerimizden önemli değildir. Değerlerden ödün verildiğinde geriye bir şeylerin kalmadığını görürüz… Aksi yönde yol alanlara gelince onlar, tarihe, sıratı müstakimi terk etmiş bedbahtlar olarak geçtiler.