Hz. Muhammed (a.s), saygın bir aileye mensup, mutlu bir evlilik yapmış, işi gücü yerinde, sevilip sayılan, dürüstlüğü ve güvenilirliğiyle her kesimden insanın sevgilisi olmuş bir şahsiyet idi. Yaşanan olumsuzluklar neticesinde ruh haritasındaki dalgalanmalar, onu hayatının belki de en bereketli ve verimli çağında henüz 35’li yaşlarındayken toplumdan kendini soyutlama yoluna itti. Hayatının bu aşamasında kendisine yalnızlık sevdirilmiş, yılın belli zamanlarında zaman zaman Hira’ya çekilip rabbi ile baş başa kalıp düşünüyor, kendini ibadete veriyordu. Bu durum 40. yaşına kadar böyle devam etti.
Hz. Muhammed (a.s) kırk yaşına geldiğinde, Hira’da bulunduğu bir esnada yüce Allah, Cebrail (a.s)’ı göndererek onu insanlık için seçtiğini, bundan sonraki hayatında alemlere rahmet olmak üzere elçi olarak görevlendirildiğini bildirdi. Ve Alak suresinin ilk beş ayetini indirdi. Beş ayetle başlayan vahiy, kısa bir kesintinin akabinde 23 yıl sürecek bir rahmet yağmuru misali peş peşe inmeye başladı…
Hz. Adem’le başlayan Tevhid ile şirkin kavgası Hz. Muhammed (a.s)'a inzal olunan vahiyle devam ediyordu. Hz. Muhammed (a.s) da tıpkı kendisinden önce gönderilen elçiler gibi ömrünün kalanını tevhid ile şirkin, iman ile küfrün kavgasına adayıp karşısına çıkacak olan engel ve baskılara direnerek bu yolda örneklik teşkil edecek bir mücadele sürdürecekti, sürdürdü de!
Cebrail (a.s)’ın getirip ilka ettiği “Ey örtüsüne bürünen! Kalk ve uyar! Sadece rabbinin büyüklüğünü dile getir. Elbiseni tertemiz tut. Her türlü pislikten uzak dur. Yaptığın iyiliği çok görerek başa kakma. Rabbinin rızasına ermek için sabret.” [Müddessir, 1-7] ilahi nefha, mücadelenin fitilini ateşledi. Bu saatten sonra dillere destan, gönüllere sürur, kalplere şifa, insanlığın dertlerine deva olacak Tevhid mücadelesi tüm hızıyla başlamış oldu.
21. yüzyılda yaşayanlar olarak benzer hatta daha ağır şartlar altında bulunduğumuz bu demlerde Allah’ın kelimesinin en yüce olması ve hayatlara sirayet edip hakikat perspektifinde şekillenmesi için mücadeleyi göğüsleyenler olarak “Ey örtüsüne bürünen! Kalk ve uyar!” emrini alan Allah resulünün ne yaptığını ve nasıl bir yol izlediğini okuyup öğrenir, zihnimize kazır ve gereği ile amel edersek tarihin her devrinde bu davanın bayraktarları nasıl destan yazmışlarsa bizler de "Müminler içinde Allah'a verdikleri sözde duran nice erler var. İşte onlardan kimi sözünü yerine getirip o yolda canını vermiştir kimi de (şehitliği) beklemektedir. Onlar hiçbir şekilde (sözlerini) değiştirmemişlerdir." (Ahzab, 23) ayetine mazhar olmak için aynı şekilde destan yazmaya başlarız.
Hz. Adem’le başlayan tevhid ve şirkin kavgası, Hz. Muhammed (a.s)’a gelinceye kadar dillere destan olacak büyük örnekliklere sahne olduğu gibi onun döneminde de ondan sonraki çağlarda da aynı şekilde adanmış yiğitlerin mücadelelerine sahne oldu, olmaya da devam edecek biiznillah. Aynı yolun yolcuları, yaşadığımız 20. ve 21. çağda ölümsüz destanlar yazmaya devam ettiler, ediyorlar, etmeye de devam edecekler.
Dava erleri maldan, serden, yardan, evlad-ı iyalden vazgeçmeyi bilerek yazdıkları ölümsüz destanlarla kendi dönemlerinde yaşayanlara olduğu gibi gelecek nesillere de öğretmenlik ve önderlik yapmaya devam edecek olan yiğitlerin hayatına baktığımızda onların hayatında inancın, teslimiyetin, adanmışlığın, fedakarlığın, cefakârlığın ve daha birçok övülmüş vasfın ete kemiğe büründüğüne şahit oluruz…
Şeyh Şamil, Sütçü İmam, İskilipli Atıf Hoca, Şeyh Said, Ömer Muhtar, Hasan el-Benna, Seyyid Kutub, Malcolm X, Mevdudi, Abdulkadir Udeh, İmam Abdullah Harun, Sedat Yenigün, Metin Yüksel, Adil Hoca, Cevher Dudayev, Abbas Musavi, Selami Yurdan, Aliya, Mevlâna Mutiur Rahman Nizami, Abdülkadir Molla, Şeyh Ahmet Yasin, Abdulaziz Rantisi, Salih Aruri, İsmail Heniye, Yahya Sinvar, Ebu Ubeyde Huzeyfe ve daha nice yiğidi bu bağlamda sayabiliriz…
Davaya adanmış, örneklik ve önderlik makamında bulunan bu insanların yaşamlarına baktığımızda inandıkları değerleri hayata taşımış olduklarına şahit oluruz. Şahitliğin esas, şehitliğin sonuç olduğunu tüm çıplaklığıyla görmüş oluruz. Şahit olamayanların şehit olmayacaklarını da…
Bu davayı, insanlığa tebliğle sorumlu olan elçilerin ve o elçilerin kutlu yolunda yürüyen kutlu davanın adeta cisimleşmiş hali olan takipçilerinin hayatlarına baktığımızda bize olmazsa olmaz bir hakikati haykırdıklarına şahit oluruz: Yaşamak… Çünkü yaşanmayan bir dava, kuru sloganların gölgesinde beyhude çırpınışlardan ibaret kalır. Ne söylem ne söylemi dillendiren insanlar anlam ifade etmezler. Yaşanmayan değer, uyulmayan ilke, kaale alınmayan emir ve nehiyler insanlar için yükten başka bir şey değildir. Yüce Allah, bizden önceki topluluklardan örnekler vererek aynı konuma düşmeyelim diye bu hususu şöyle gündeme taşımaktadır: "Tevrat’la yükümlü tutulup da onun hakkını vermeyenlerin durumu, koca koca kitaplar taşıyan merkebin durumuna benzer. Allah’ın ayetlerini yalan sayan kavmin misali ne kötü! Allah zalimler topluluğunu doğru yola çıkarmaz." [Cuma, 5] Bu hususu dikkate alarak yol yürür, sloganların dünyasından gerçek dünyaya geçer, Kur'an'ı ve "Ben güzel ahlakı tamamlamak üzere gönderildim." diyen yüce elçinin sünnetini hayatımızın merkezine koyup hayatımızı bu minvalde şekillendirirsek kendimizi kurtardığımız gibi yaşadığımız dünyayı da kokumuz ve rengimizle etkilemiş, değiştirip dönüştürerek yaşanabilir bir mekâna tebdil edip ahiretin tarlası kılmış oluruz...
Ahlaki zafiyetlerle gündem olan, uğruna mücadele edilecek ilke ve değerleri yozlaştıran, zayıfken adil pozlarda güçlenince güçlünün hukukunu önceleyen, varlıkta azgınlaşan insanlardan olmak istemiyorsak, yaşanan süreçlerde kaybettiklerimizi telafi etmek istiyorsak sloganların dünyasına mahkûm olup inandığımız değerlerin ve ilkelerin bize değil de üçüncü şahıslar için gönderilmiş olduğu havasından kurtulmak zorundayız. Aksi takdirde "Kitabı okuduğunuz halde insanlara iyiliği emredip kendinizi unutuyor musunuz? Aklınızı kullanmıyor musunuz?" [Bakara, 44] ayeti minvalinde "Yapmadığımız şeyleri söyleyerek Allah'ın öfkesini" [Saf, 2-3] celbetmiş oluruz.
Sağlam Karakter Sağlam İnançtan Sudur Eder
Bizi yaratıp yeryüzünde nasıl davranmamız gerektiğini öğreten yüce Allah, tevhid ve ihlas temelinde şekillenen inanç ve bu inançtan sudur eden sosyal yaşamı tanzim eden ilkeleri huzur ve mutluluğumuzun formülü olarak vazeder. Müslümanın değer yargısı, mi’yarı, mihenk taşı, cetveli sağlam ve katışıksız inançtır. İnanç, arzın imarına, kültürün ve neslin ıslahına aday kılınan Müslüman şahsiyetin inşasında da en önemli taşıyıcı kolondur. Bir anlamda statiğin, kolon ve kirişin inşaatta üstlendiği görevi şahsiyet inşasında inanç üstlenir. Nasıl ki statiği yanlış hesaplanmış binanın kolon ve kirişleri, binayı taşıyacak düzeyde malzemeye sahip olmadığında felaket yaşanıyorsa inançta sarsıntı ya da inancın batılla telbisi halinde de şahsiyet erozyonu ve toplumsal kıyamet yaşanır.
Bu durumda ölçü birimi sağlam olanın akıbeti de sağlam olur. Aynı zamanda güvenli liman işlevine en layık kimseler sağlam inanç sahibi şahsiyetli kişilerdir. Diğer taraftan ölçü birimleri bozuk olan, şahsiyetleri sağlam temelde şekillennemiş kimselerin akıbetleri bozuk olur ki devreye, yamukluklar, sapkınlıklar, fasit işler ve haliyle kaos ve krizler girer. Sapkın inançların girdabına teslim olan toplumlar, sapkınlık vahasında sersefil bir vaziyette helak olurlar. İnsanlığın sapkınlık deryasına gömüldüğü her seferinde gönderilen peygamberlerin işe, tevhid ve ihlas temelinde bir inancı inşa etmekle başlamaları da inancın, bireyin ve toplumun inşasındaki önemli işlevi nedeniyledir.
İnancın Batılla Telbisi Nasıl Olur?
Bidat ve hurafelerle bozgun yiyen inanç, beraberinde şirki de hayata taşır. Allah’ı rab ve ilah olarak hayata dâhil etmekle mükellef olan insan, nefsin istek ve arzularını karşılamak için bir takım menfaatlerin, sevgilerin, korkuların, endişelerin ve daha birçok sebebin gün yüzüne çıkması neticesinde Allah dışında bazı güçleri Allah’a eş koşmaya başlar. İhlas kaybolur, tevhid bozulur ve “Bir şeyi olması gereken yere koymamak, hak sahibinin hakkını vermemek!” şeklinde tarif edilen zulüm devreye girer. Oğluna nasihat ederken “Evlâdım! Allah’a ortak koşma. Çünkü şirk, gerçekten çok büyük bir zulümdür!” [Lokman, 13] buyuran Lokman (a.s)’ın ifadesiyle zulmün yeryüzündeki en büyük şubesi şirktir.
Ulûhiyet ve rububiyet yalnızca Allah’ın hakkı olduğu halde Allah dışında birtakım odaklara bu hakları tahsis etmek diye tarif edebileceğimiz şirk, Allah resulünün ifadesiyle “Allah’ın kulları üzerindeki hakkı ona kulluk edip hiçbir şeyi kendisine ortak koşmamalarıdır.” [Buhâri, Cihâd, 46, Müslim, İman, 48] en büyük hak gaspıdır ve zulümdür ki bu durumda müşrik de en büyük zalimdir. Oysa yüce Allah, bu hususa dikkat çekerek şöyle buyurmaktadır: “İnanıp da imanlarına herhangi bir zulmü [şirki] bulaştırmayanlar var ya işte onlardır güven içinde olacak olanlar çünkü doğru yolu bulanlar onlardır!" [Enam, 82]
İlke ve Değer Merkezli Bir Yaşam İçin
Kur’an’da Peygamberlerin mücadelelerine dair gündemimize taşınan müktesebata baktığımızda her şeyden önce onların, duruş sahibi olduklarına şahit oluruz. Müstekbirlere karşı başlattıkları mücadelelerinde cıva gibi konjektöre göre şekil ve renk alan değil, şartlar ve zemin nasıl olursa olsun söylemlerinde ve eylemlerinde ilkeli ve değer merkezli hareket ettiklerini görürüz. Ortamdan ve karşı duruşlardan etkilenen değil bulundukları ortamlara renk katan, her türlü muhalefete rağmen inandıkları hayat tarzını ikame etmek için mücadele eden kişilik sahibi önderler ve örnekler olduklarını görürüz. Hz. İbrahim’in ve beraberindekilerin tavrını ve duruşunu bu bağlamda gündemimize taşıyan yüce Allah şöyle buyuruyor: “İbrahim’de ve ona uyanlarda sizin için güzel bir örneklik vardır. Onlar kavimlerine şöyle demişlerdi: Bilin ki bizim sizinle ve Allah’ı bırakıp da taptıklarınızla bir ilişiğimiz yoktur. Sizi (ve değerlerinizi) reddediyoruz. Sizinle bizim aramızda, siz bir tek Allah’a iman edinceye kadar sürüp gidecek bir düşmanlık ve nefret açıkça ortaya çıkmıştır. Rabbimiz! Sadece sana dayanıp güvendik, sana yöneldik; dönüş de ancak sanadır.” [Mümtehine, 4]
Elçilerin ulaştırdığı mesajın bugünkü takipçileri olarak bizler de Mümtehine suresi 4. ayette Hz. İbrahim örnekliğinde gündemimize taşınan eylem ve duruş gibi ilkeli ve değer merkezli şekillenen sağlam bir duruşa ve bu duruşun muktezası olan eyleme sahip olmak durumundayız. “Rabbimiz Allah'tır!” deyip sonra da istikamet üzere dosdoğru yaşayanlara korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir.” [Ahkaf, 13] “Rabbimiz Allah'tır” diyen, sonra da istikamet üzere hareket edip doğruluktan ayrılmayanlara gelince onların üzerine melekler iner ve “Korkmayınız ve üzülmeyiniz, size vaad olunan cennetle sevininiz!” derler.” [Fussilet, 30] buyuran Allah-u Teâlâ, sahip olmamız gereken sağlam inanç, değer merkezli ve ilkeli duruşu gündemimize bir sorumluluk alanı olarak taşıyor.
Allah resulü de bu noktanın altını, kendisine soru yönelten Ebu Amr Süfyân İbn Abdullah (r.a)’a verdiği cevapta çiziyor. Bu hususu gündemimize taşıyan Ebu Amr, Allah resulüne hitaben “Ey Allah’ın resulü! Bana İslâm’ı öylesine tanıt ki onu, senden başkasına bir daha sormaya ihtiyaç hissetmeyeyim, dedim de Allah resulü (s.a.v); “Allah’a inandım de sonra da dosdoğru ol!” buyurdu. [Müslim, İmân 62. Ayrıca bk. Tirmizî, Zühd 61; İbni Mâce, Fiten 12].