İman, ihlas ve samimiyetin müşahhaslaştığı, istikamet ve istikrarın ete kemiğe büründüğü, kararlı ve vakur kişiliğiyle bizlere önder ve örnek olan kahraman yiğitlerden Abdullah İbn Huzafe es-Sülemi (r.a), iman kervanına Risalet’in ilk yıllarında katıldı. İman, avuçta taşınan kor misali, girdiği kalbin insanı için ateşten gömleğe dönüşüyordu. Haksızlıklar ve zulüm üzerine bina ettikleri menfaatlerinin tehlikeye girdiğini gören sapkın, azgın ve muhteris Mekke eşrafı, Allah resulünü ve iman edenleri sindirmek için her yolu mubah görüyorlardı. O dönemde iman kervanına katılan her mümin gibi Abdullah İbn Huzafe es-Sülemi (r.a) da bu yolda her tür baskıyı göğüsleyip başına gelen sıkıntılı süreçlere sabrediyor, hem dininin gereklerini yaşıyor hem de imanı ve İslam’ı insanlara tebliğ ediyordu. Öyle bir zaman geldi ki Mekke, bütün genişliğine rağmen müminlere dar gelmeye başladı. Müslümanlar artık nefes alamaz olmuşlardı. Allah resulü, Mekke şer cephesinin gemi azıya alıp tüm hatlarıyla saldırdıkları, işkence ve baskıların dayanılmaz raddeye ulaştığı Risalet’in beşinci yılında Habeşistan’a hicret edebileceklerine dair müminlere izin verdi. Zira Necaşi’nin adaletle yönettiği Habeşistan o günkü dünyada müminler için güvenli sığınaklardan biri olarak temayüz etmişti. Abdullah (r.a) da Habeşistan yolcuları arasındaki yerini aldı. Burada sekiz yıl gibi bir süre kalan Abdullah, Allah resulünün Medine’ye hicret ettiğini duyduğunda hemen hazırlıklarını tamamlayıp Medine’ye, Allah resulünün yeni yurduna gelip yerleşti. Allah resulünün her daim emrine amade olan, onun rehberliğinde hakkın hâkimiyeti için çabalayan Abdullah, savaşlarında da Allah resulünün hep yanında oldu. Cesareti ve sergilediği kahramanlıklarıyla Allah yolunda durmadan, yorulmadan, yılmadan çalışan Abdullah (r.a), Hudeybiye barış antlaşması sonrası İslam’a davet etmek üzere devlet başkanlarına gönderilen elçiler arasındaki yerini de aldı. Kisra’ya davet mektubunu Abdullah götürdü. Davet mektubunu okurken hiddetlenen Kisra’nın ne yapacağına aldırmadan görevini korkusuzca ede edip gönül huzuruyla Medine’ye döndü. Allah resulü vefat edince Müslümanların liderliği için seçilen Hz. Ebubekir döneminde de aynı şekilde mücadelesini devam ettirdi.
Hz. Ömer döneminde de fetihlere katılmaktan bir an olsun geri durmayan Abdullah’ın inancındaki samimiyeti ve sağlamlığı dillere destan bir olayla tarihin tozlu raflarından gündemimize şöyle taşınmaktadır: Suriye fethi için yola çıkan orduda yerini alan Abdullah, büyük kahramanlıklar sergilediği bu seferde yaklaşık 80 mücahit arkadaşıyla birlikte Bizans kuvvetlerine esir düştü.
Bizans Kralı, büyük kahramanlıklar sergileyerek Allah ve Rasulü için canlarını seve seve feda ettiklerini duyduğu için askerlerinden esir aldıkları takdirde Müslüman askerleri öldürmemelerini istemişti. Onlarla tanışmak ve nasıl insanlar olduklarını görmek istiyordu. Esir düşünce Bizans askerleri, onu ve arkadaşlarını Kral'ın huzuruna çıkardılar.
Müslümanların denildiği gibi olup olmadığını merak eden Bizans Kralı ile Abdullah İbn Huzafe (r.a) arasında şöyle bir konuşma geçti:
Kral, Müslüman esirlerin komutanı olan Abdullah’a:
- "Şayet Hristiyan olursan seni hem serbest bırakırım hem de sana ikramlarda bulunurum." dedi.
Abdullah (r.a) lafı dolandırmadan kesin bir ifadeyle:
- "Benim için ölmek, teklif ettiğin şeyden bin defa daha iyidir." dedi.
Kral:
- "Dinini değiştir aksi takdirde ölümlerden ölüm beğen!" dedi.
Abdullah, aynı kesinlikte cevabını yineleyince Kral, büyük bir ateşin yakılmasını ve kazanların doldurulup kaynatılmasını emretti. Yakılan ateşin üzerinde kazanlar fokur fokur kaynamaya başlayınca arkadaşlarından birini getirip kaynayan kazanın içine attılar. Hedefi, Abdullah’ı korkutup sindirmek ve istediği sonucu almaktı. İşin garibi bu konuda bayağı kendinden emin bir hal arzeden Kral, arkadaşının çığlıkları arasında kemiklerinin etinden ayrıldığını gören Abdullah’a:
- "Arkadaşının durumuna düşmek istemiyorsan Hristiyanlığı kabul et!" dedi.
Abdullah:
- “Asla!” dedi.
Yapılan teklifi kesin bir dille reddeden Abdullah’ı Kral’ın emriyle kazanın kenarına getirdiler. Abdullah’ı tam kazana atacaklardı ki Abdullah’ın ağladığını gördüler. Kral ve adamları için bir umut ışığı belirmişti. Bir an Abdullah’ın korkudan ağladığını ve dinini değiştireceğini düşünen Kral, hemen infazı durdurdu.
- Korktun değil mi? Anlaşılan dinini değiştireceksin, dedi.
Abdullah:
- “Asla! Vücudumun tüylerinin her biri, birer Abdullah olsa onları ayrı ayrı ateşe atsanız yine de Hak yoldan dönmem." dedi.
Kral:
- “O halde neden ağladın?” dedi.
Abdullah:
- Kazana atılmak üzereyken “Keşke saçlarım adedince canım olsa da hepsini teker teker Allah yolunda verebilsem!” diye düşündüm. Tek canım olduğunu düşününce de duygulandım ve ağladım, dedi.
Abdullah’ın samimiyetini ve imanını gören ve onu takdir eden Bizans Kralı, bu yüce gönüllü ve dini hakkında bu kadar samimi davranan bu yiğidi öldürmenin haksızlık olacağını düşündü ve farklı bir strateji izledi. Abdullah’a dönüp onu takdir ettikten sonra:
- "Seni serbest bırakırım ancak bir şartım var: Alnımdan öpmeni istiyorum." dedi.
Abdullah:
- "Bütün Müslüman esirleri de serbest bırakır mısın?" dedi.
Kral:
- "Evet!" dedi.
Kardeşlerinin de serbest bırakılacağını duyan Abdullah (r.a) Kral'ın alnından öptü. Kral da sözünde bulunup bütün Müslüman esirleri serbest bıraktı. Müslümanlar hep birlikte Medine'ye döndüler. Abdullah İbn Huzafe (r.a), Hz. Ömer (r.a)'a başından geçenleri tek tek anlattı. Anlatılanlar karşısında İslam Halifesinin gözleri yaşardı. Abdullah’ın yiğitliğini, cesaretini, imanının coşkusunu, kardeşlerine olan düşkünlüğünü ve onları kurtarma konusundaki firasetini tebrik etti. Ayağa kalkıp Abdullah’ın alnından öptü ve "Her Müslümanın, Abdullah İbn Huzafe'nin alnından öpmesi vazifesidir." diyerek ona iltifatta bulundu.
Ne mutlu müjdeye nail olanlara: “Rabbimiz Allah’tır!” deyip de dosdoğru çizgide istikamet üzere yaşayanlar, işte onların üzerine melekler şu müjdeyle inerler: “Korkmayın, kederlenmeyin, size vaad olunan cennetle sevinin! Biz, dünya hayatında da ahirette de sizin dostunuzuz. Orada çok bağışlayıcı, çok merhametli olan Allah’tan bir ikram olarak sizin için canınızın çektiği her şey bulunacak, yine orada umduğunuz her şeyi elde edeceksiniz.” [Fussilet, 30-33]